Yeni Başlayanlar için Fransızca: Kezban Paris’te ve Emmenez Moi

Bundan bir kaç yıl önceki (bir kaç mı yıl?) bir blogda, çok eminim ki, hayatım boyunca Fransızca öğrenmek istediğimi yazmıştım.  Bir kaç yıl dediysem 2015 filandır, ki bu bile 2 yıl önceymiş, mideme kıramplar girdi düşününce.

Neyse söz konusu blog sanırım Jean Jacques Rousseau hakkındaydı ve ben şu an yine, tıpkı o zaman olduğu gibi JJR‘nin ismini copy & paste yapmamıştım. Şu anda da yazdığımın çok doğru olduğuna inanıyorum.

Her neyse, şimdi yine aynı şeyden bahsedeceğim. Bazı şeyleri tutturunca tekrar tekrar anlatıyorum ama bu her zaman kötü bir şey olmak zorunda değil.  İşte Fransızca mevzusu da aynı böyle.  Fransızca öğrenmek istedim, çok istedim. Son 16 yıldır istiyorum.  Bunun için tek bir adım bile atmadım. Ne bir kursa gittim, ne internetten kendi kendime öğrenmeye çalıştım.  Ama böyle, astronot olmak ister gibi, çok uzak bir şey gibi istedim. Çünkü ben hayatta en çok istediğim şeylere bilhassa ulaşmamayı, hiç istemediklerimi ise hayatımın merkezine koymayı şiar edinmiş bir insanım.

Fransızca öğrenmek dediysem, doktora tezi yazacak değilim.  Alt tarafı, iki şarkıya eşlik etmek, Paris’e gidip kendi şarabımı ve yemeğimi kendim sipariş etmek gibi şeyler..  Yani aslında Kezban Paris‘te gibi bir şey hayal ediyorum burda, abartılı şapkalar, eldivenler filan… Bir günde hanımefendi olmuş, sosyeteye karışmışım, Hulusi Kentmen beni ve gayrimeşru çocuğumu bağrına basmış, bize evler, fabrikalar bırakmış filan. Ya da ne bileyim, haylaz yeğenini adam etsin diye beni gelin almış, hemmmmen Avrupa’ya ışınlamış, adabı muaşeret dersleri alıp iki günde Fransızca’yı da sökmüşüm.  Şu an sanırım Kezban Paris’te, Kınalı Yapıncak ve bir de Emel Sayın’ın oynadığı bir filmden bir kokteyl yaptım ama olsun. Hulusi Kentmen büyük adam. Sayesinde iki günde Fransızca’yı söküyorum.

 

kp

Yani işte konuya dönersem, son blog yazdığımdan beri geçen iki senede de hiç Fransızca öğrenmedim ve hala Fransızca sadece “15 yaşındayım” diyebiliyorum; çünkü lisedeyken seçmeli ders olarak aldığım Fransızca’dan aklımda kalan yalnızca bu. Ve dile kolay: 31 yaşıma giriyorum. İnsanın kendi kendine yetebildiği bir yaş, inanın bana. Ki bu hiç hoş değil. İnsanın kendi kendine yetebilmesi aşağılık bir şey.

Gelelim bugüne. Hayattaki seçilmiş aile bireylerimden ikisini, Birleşik Krallık’a uğurlamak üzereyken, boşalttıkları evlerinden kalan masayı da “ben alırım” dedim. Hem masaya ihtiyacım vardı, hem de yabancıya gitmesindi.  Ve biz Tuna ile masayı acaba sökebilir miyiz diye düşünürken, masanın ayaklarına baktık, sandalyelerine baktık, “demonte olur mu ki bu?” dedik. 5 dakika baktık, sonra masanın vidalarına bakarken gözlerimize bir bulut geldi.  Bir insanın hayatta bakıp da ağlayabileceği en acıklı şeyin bir masa vidası olduğunu düşünemezdiniz bile.

Sonra kendimizi sahillere yürümelere atarken, bu ne kadar da “Emmenez Moi” bir gün dedim.  Hadi dedik, Charles Aznavour’u da aldık, bizimle yürüsün diye. Ben hala Fransızca öğrenememiş, sefil ve eksik hayatıma devam ededurayım, Google gelişmiş ve ilerlemiş, Google tercüme insan ruhuna az da olsa yön verir olmuştu.  Emmenez Moi sonsuz sahillerden, meyve kokulu teknelerden, gri bulutları silen mutluluklardan, harikalar diyarından bahsediyordu.  Beni bilen bilir, bu hayatta güneşi, denizi ve yaz kokusunu severim. Charles Aznavour’da “harikalar diyarına beni de götür” derken bir de “her türlü sefillik bile güneşin altında daha az acı verir” diyordu. Atmıyorum, hatta şöyle bir şey:

“Emmenez-moi au bout de la terre
Emmenez-moi au pays des merveilles
Il me semble que la misère
Serait moins pénible au soleil”

Kaldı ki Murakami’nin dediği gibi “acı kaçınılmaz ama acı çekmek opsiyonel” idi.

Sonra en sevdiğimiz pembe şaraplar, son pazarda son kez havaya kaldırıldı. “Bu ne biçim yaz, bu ne biçim son pazar” diye başlayan gün, “ne kadar da Emmenez Moi bir gün” olarak sona ermişti.

Özetle Charles Aznavour “beni de götür” diyordu.  Hayat ise sevdiklerimizin valizine kıvrılıp gidemeyeceğimizi çoktan anladığımız katılığa ermişti.  “Kalan” olmayı çoktan öğrenmediysek, yazıklar olsundu.  Ama Tuna’ya göre, sevdikleriniz giderken, bir parçanızı birlikte zaten götürüyorlar, onlardan da bir parçayı bırakıyorlardı.

Şimdi dinleyecekseniz, sorumluluk alın. Yani “listen responsibly“: