Retrodan Anladığım: Tüm Gezegenlerle Kutu Kutu Pense Oynamak

Retro kimisi için bir moda akımı, kimisi için bir müzik akımı, kimisi için yumurtanın akı oladursun; bence hayatta önemli olan akım derken bokum dememektir.

Tüm bu retrospektif akımlar içinde, değil bir ileri  iki geri; ben bazen on iki geri gidiyorum.  Hatta bazen yirmi üç gidiyorum geri. On iki ve yirmi üç hep sevdiklerimdendi. Ne bileyim Sayısal Loto’ya düşkün olsam kesin oynarım bu ikisini.   12 ve 23’lerde güzel şeyler olur, güzel insanlar doğardı, güzel tanışmalar, kutlaşmalar olurdu eskiden. Gerçi hiç ummadığınız insanlar da 23’lerde doğmuş olabilir, bilemezsiniz.  12 ve 23’ü başkaları benden daha çok sevsin diyor onları da retro girdabına atıveriyorum. Zaten nerden toplarsan topla, toplamından elde edilen rakam 8.  Bu iş çok zor Yonca, diyorum.

Bu arada bir bakmışsın Merkür, Satürn, Jupiter, Mars hoooop, hep beraber gidiyor geri. Hoop derken kolkola giriyoruz. “Kutu kutu pense elmamı yerse, arkadaşım Mine arkasını dönse” diyorlar. Dönüyorum. “Neden pense?” “neden kutu kutu?” diye sormaya hiç fırsatım ve cesaretim olmuyor. Tüm bunlar bana çok saçma geliyor, ama soramıyorum. Sormadan kimse söylemiyor. “Pense” bir ölçü birimi değil bile. Neden kutularla ölçülüyor? Sanki benden başka herkes için bu durum çok normalmiş gibi davranıyorlar, aklımı kaçırmak istiyorum, kaçıramıyorum. Bir sürü aklım var ama evrimin temel kuralı işte, kullanılmayan akıl düşüyor. Benimki de hükümden düşüyor bir noktada.

İşte bu yüzden “kutu kutu pense” en sevmediğim oyundu çocukken ama söz hakkım pek yok; sonuçta koskoca güneş sisteminin çocukları, “arkanı dön ve çık” diyorsa bir bildikleri vardır. Her zaman her istediğimiz oyun oynanmıyor, papaz her zaman pilav yemiyor ve bize faydası olmayan kilisenin papazını bir noktada aforoz etmemiz gerekiyor.

Kısa kesicem, tembelliğimden yazmaya yazmaya biriktirdiğim şeyleri kusmak üzereydim. Sonra bir şarkı dinledim, kusmak üzere olduğum zehir kanıma karıştı. Bunca gezegen geriye giderken, bu kadın şarkının adını “Ay” koymuştu.

Ve neticede diyordu ki:

ne ışık ne de bir yol
salınır uçsuz bucaksız korkularım
geçelim gel hadi son kez
yakıyor yakacaksa daha yaksın bu firar

deniz taşıyorsa
içinin zehiri kabına sığmadığından
seni hala seviyorsam
aklımın kılıcı kalbe değmediğinden

sen bana ederimden ağrılı kederimden
fazlasını hiç vermedin
hüzünbaz bahçelerde düşüver üstüme ay
ışığında hiç sevişmedim