İspanyol Meyhanesi: Dolunay’da Yolunu Bulamayanlar ile Çirkin ve Geçkin Kadını Buluşturan Adres

Hep mahalle yanarken, saçını tarayanın yanında olmak istesem de; içimde hep bir La La Land romantizmi dönme dolap gibi dönmek istese de; iflah olmaz kırgınlıklarım ve kızgınlıklarım olabiliyor.

Daha önce de söylemiştim ben bu hayatta bir Ümit Yaşar Oğuzcan’a bir de ondan doğru Timur Selçuk’a kırgın ve kızgınım. Üstelik adamakıllı sarhoş bile değilim; bir ofis masasında, 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu uyarınca yazdığım ilk “very first”  dilekçemi yazıyorum.

Kafamda, binbir tilki kutu kutu pense oynayadursun, hep arkasını dönen arkadaşları ben oluyorum gibi bir telaş içindeyim. Timur Selçuk, kulaklığımdan içimiz hüzün dolu kahır dolu diye şarkı söylüyor.

Fakat, hayatımda hiç yüzünü görmediğim, belki varlığı bile şüpheli olan bu “İspanyol Meyhanesi’ndeki Kadın”ı elime kağıt kalem verseniz çizebilecek kadar iyi tanıyorum. Oysa ben tam olarak “çöp adam bile çizemem” serzenişinde bulunan insanlardanım. Hani fırsat verilmediği için çizemeyen değil, basbaya yeteneksiz olduğu için çizemeyen… Kendine göre sol ve başkasına göre sağ’ın hangi yön olduğunu bile bulamayan bendenizin, gölgelendirmeler yaparak natürmort çizmesini nasıl bekleyebilirdiniz?  Sonra birisi buna disleksi dedi, bir diğeri “hmm böyle bir hastalık var, navigate edememe” dedi; beynin sağı diyen oldu, solu diyen oldu.  Bir hastalığım olduğuna emindim ama işte adı konulamıyordu. Oysa ben yıllarca, duruşmaya girerken, davacıysam hakimin sağında durmak için kendi sol yumruğumu sıktım.  Bunu hala yaptığıma emin olabilirsiniz.

Sağ yumruğumu ve sol yumruğumu, sağımı ve solumu bulmaya çalışmaktan başka zamanlarda, daha anlamlı şeyler için sıkabilmek ben de isterdim, gelin görün ki en büyük sorunum hep bu yön bulma işi oldu.  31 yıla yakın zamandır dünyalıyım, henüz bir yön bulduğumdan emin değilim.  Kendimden çok emin şekilde “Sağa döneceğiz” dediğim her seferinde, aslında hep sola dönmemiz gerekiyordu.  Kendimizden emin olduğumuz pek çok kararımızda bu olabilir, olamaz mı?  Ben burada “hor görme garibi bir derdi vardır” demek istiyorum.

Evet İspanyol Meyhanesi’ndeki kadına dönelim.  İspanyol meyhanesinde olduğuna göre, kendisini siz de kırmızı hispanik bir giysi ile hayal ettiğinizi itiraf ediniz. Zayıf ve incecik elleri olduğuna zaten eminiz.  Ben, bu elin upuzun ve kemikli parmakları olan, biraz da güneşten bronzlaşmış bir el olduğuna eminim.  Sevgili Ümit Yaşar, İspanyol Meyhanesindeki bu kadının ince belli ve kalın dudaklı olduğu bilgisini de bize veriyor. Ama kadının kıvırcık tıkız saçlı, uzun çeneli, kemerli burunlu olduğunu ben çıkarıyorum. Neden? Hayli çirkin ve hayli geçkin olduğu için olabilir.  Hayli çirkin ve geçkin bir kadının burun kemeri ve elmacık kemikleri olmak zorunda sanki.  Çığlık çığlığa şarkı söylediği için; hiç duymadığım sesi benim de kulaklarımda tokat gibi patlıyor.

Yine de öleceksek ölelim pek diyemiyorum. Yaşanırsa yaşanabilir. (Süleyman Demirel gibi konuştum) Fakat bu bas bas bağırılan 12 Ocak kanlı dolunay (kanlı olduğunu ben uydurdum) gecesinde, durduk yere Timur Selçuk’u çağırdığıma göre benim de gözlerim kanlı. Tam bir “kapat kapıları kapat kapat yabancı gelmesin” halindeyiz.

Gözümü kan bürümeyen bir akşam olsaydı, Timur Selçuk’u Ümit Yaşar Oğuzcan ile değil; Faruk Nafız Çamlıbel ile anardım muhakkak ki. Orada öleceksek ölelim diye dilemez, “yuvamı çiçekledim sen bir meleksin diye, senin için kandiller tutuştu kendisinden” diye umut dolu seke seke söylerdim.  Hoş orda da, saatler saatleri çelik sesiyle vurur, uzaklar “gelmez” diye söylenir ve bekleyiş bitmezdi ama canı sağolsundu. Buna da başka bir zaman değinilir, gelmeyen gelmezse bakılırdı.

Fakat bu denklemde en konumlandıramadığım, bir insanın babasının Münir Nurettin Selçuk olmasıdır ki orasını hiç karıştırmayalım.

Listen responsibly: