Deli Petro’ya Saygı Duruşu: Sıcak Denizlerde Kişisel Gelişim

Düşüncelerim grip olmuş burun gibi akarken, son derece ucuza kapattığım Londra-Dalaman charter biletimle hayatımın en zavallı ucak yolculugunu yapıyorum. Film yok, kitabımdan sıkıldım, iki dergi okudum. Bu arada yemek yok hatta sanırım su bile yok. İçkiyi geçtim tabi ama içimden “vi aaaar töğkiş eerlaynz” diye ağıt yakıyorum. O küçük lokum, gözlerimin önünden geçiyor şimdi.

Her neyse; benim charter gerçeğine dönelim. Uçağın içinde içki, tütün vesair duty free ürünü satıldığına uzun yıllardır rastlamamıştım. Tütün satışları başlarken, yaş haddinden emekli olmasına ramak kalmış hostes anons yaptı: “Türkiye’de tütünler doğu harmanıdır aman dikkat edin, gırtlağınızı kanser etmeyin, gelin bizim Birleşik Krallık harmanı tütünümüzü alın” diye.  Eastern blend’i bir anda doğu harmanı diye tercüme etmem hoşuma gitti. Neyse “sanki hepimiz 7/24 Adıyaman tütünü içiyoruz, bu neyin telaşı sayın hostes hanım?” diye sorasım geldi.  Ama gel de Adıyaman Blended tütünü tercüme et şimdi. Yanisi, Britanya’nın tütün satışlarınndan para kazanmasına engel olamadım. Halbuki “hacı, bizde bi paket sigara 10 lira, yani sizin paranızla 2 Pound’a geliyor hiç tatlı canınızı yormayın, 2 pounda b.k versem içersiniz zaten” diye karşı anons yapaydım iç huzuru net bozardım, ama neyse.

Kalan son 1 saatlik yolculugumda güneşli bir memlekete gitmenin heyecanını iliklerimde hissediyorum. Sadece 1 yaz ayını Londra’da geçirmek bile beni en ufak güneş ışığında, soyunup parklara atacak kıvama getirdi. Deli Petro’yu yürekten anladım. Yıllarca sıcak denizlere inmeye çalıştı diye mi deli dediniz adamcağıza? Deli Petro sana sesleniyorum “I see you bro!”  Gidin de Haziran ayını 15 derece ortalama sıcaklık ve sürekli gökgürültülü sağnak yağışlı geçirin bakayım, olduğu gibi Turks and Caicos adalarını sömürme planı yapıyor musunuz yapmıyor musunuz? Neyse şu an bir gram güneş için cinayet işleyecek kıvamdayım.

Müslüman çalışan kontenjanından bayram tatilini kaptım bu yüzden ilk boşlukta güneşe koşuyorum. Tabi bunda “Sizin için Christmas neyse bizim için bayram da o” dememin etkisi oldu sanırım. Yanisi “senin için bal neyse benim için muz o’dur ayı kardeş“. Kaldı ki muz hayatımda pek çoğunuzdan daha önemli bir yere sahip. Su ve viskiyle birlikte temel besin maddelerim gibiler.

Ha bu arada kıro musun neden tatilde Türkiye’ye dönüyosun, ordan gitsene başka yerlere filan gibi akıllara girişirseniz ben de size girişirim. Zira Schengen vizemin son kullanma tarihi ben İngiltere’deyken geçiveridi. Sevgili Kraliçe, şengön ülkelerine katılmamada ısrarcı olduğundan, tek vizeyle koşa koşa dönüyorum ülkeciğime.

Sırtımda kireçlenmeye yol açacak kadar rahatsız koltuğumda bunları yazarken ve güneşsizliğin beni aşırı çarpması sonucu az daha romatizma olmaya doğru koşarken, normalde çok sevdiğim Britanya topraklarının beni neden bu sefer derin derin kuyulara sürüklediğini düşündüm. Çünkü sevgili İskoçyalı “kafanı asla kaybetmeyeceksin“.

Pardon devreler karıştı.

Asıl olay şuydu, nereye kaçarsan kaç “kendini” de götürüyordun. Kendinle ne yapacağını bilemediğin zamanlarda, kendine tahammül etmek için içiyordun mesela. Bunu dile getirdiğim biri bir gün “seni sen yapan şeylerin hepsini çok seviyorum iyi ki olmuşlar” demişti. O günden sonra beni ben yapan şeylere her şeyin ve herkesin eklendiğini anladık. E sonra ne oldu, beni ben yapan bazı arap saçları…. Neyse iyi ki varlar, boş zamanlarımda yüz fırça darbesiyle tarıyorum hepsini. Ama en iyisi ya İskoçyalı gibi kafayı kollayıp yüzyıllarca o kafayla yaşıycam, ya da bir yerlerde bir hayır kurumuna bağışlayacağım. Bilemiyorum…

Neticede bir çoğumuz dahi olarak doğup gerizekalılar gibi ölüyoruz. O zaman bırakalım da kafamız kendisi karar versin bunlara. Ben yeni bir Temmuz ayına yeni bir kafayla giremiyorum. Çünkü Elvis’in de dediği gibi “you are always on my mind”. Burdaki “you” beni ben yapan tüm cerahat dolu yıllarımı temsil ediyor. Evet ben aksine zamanda geri gitmiş, kat ettiğim tüm yolları geri tepmiş gibiyim. Neyse bu arada “there are worst things that I could do” adlı nadide şarkıyla silkeleniyorum.

Tüm bu yaşanmışlıkla 30 yaşıma içim çürümüş olarak girdim. Yani içimden aslında yeşil dumanlar çıkıyor. Tüm bu çürümüşlüğünü sermaye yapıp bir kaç aya ilk kişisel gelişim kitabımı çıkarayım diyorum. Çıkar çıkmaz best seller raflarında yerini alır sanıyorum, ismi de “çürüklerinizle barışın” , “çürümenin gücü” gibi birşey. İçinde de “her gün 12 yumurtanın sarısını yüzünüze sürüp, kıçınızı güneşe doğru açarsanız (yumurtayı yüzüne sürmüştü ama neden kıçını açıyor emin değilim ama bu kitabı aldıysanız zaten onu da sorgulamazsınız) en fit, yağ oranı en düşük, en çok para kazanan ama bu arada en sipiritüel insan siz olursunuz, sevgiliniz sizi asla terkedemez ayrıca selülitlerinize de iyi gelir” gibi bölümler var.

Tüm bu konulara nasıl atladım bilmiyorum ama dünyanın en konforsuz uçak yolculuğunun payı büyük. Ben bu 6 günde tüm güneşi absorbe edip Londra’ya Nijeryalı göçmen kontenjanından dönmeyi planlıyorum. Yeterince UV ışını ile pigmentleri öldürüp Belarus kontenjanına da girebilirim belli olmaz.

Sağlıcakla kalın, kitabımı okumayı unutmayın. O kitap size çok iyi bir
İş, pahalı bir araba, en güzel/yakısıklı sevgili, en fit vücut, en az üç egzotik mutfagın yemeklerini pişirebilme kabilieti ve Tibet’e bir seyahat vaad ediyor.

Gerizekalı mısınız öyle şey olur mu ya? Neyse hadi..