Yaz Bitmeden Bir Potbori, Potpori veya Potpuri: Music & Lyrics

ML

Sen Lyrics‘sin”, dendi bana.

Ben Music & Lyrics filmindeki “Lyrics“‘tim.  Bu, şarkı sözlerine bağımlı –ya da herhangi bir bağımlılığa bahane arayan– bir yengeç kadını için yapılmış açık ara en iyi 3 tanımdan birine girebilirdi.  Tanımdan öte iltifat bile sayılabilirdi.  Ki sözü geçen kadının 31 yıldan milimetrik bir süre daha fazla yaşadığını düşünürsek, 31,1’de hayatınıza giren birinin “sen lyrics’sin” demesi, Musa’nın Kızıl Deniz’i yarmasından hallice bir mucize gibiydi (abartmayı severim).  Çünkü aslında ben bunları kimseye anlatmamış ve kendimle bile konuşmamıştım.

Bu arada ben filmi izleyeli yüz yıllar oldu, bu vesile ile tekrarlanması mecburi.

Neden “Lyrics” olduğum konusunu açacağıma göre, safi kendi etrafımda dönen bir blog yazmaya başladığım ve içine sevdiğim şarkı sözlerinden bir potpori -ya da potbori veya potpuri- yapacağım çok aşikar.  Bunu minik minik, gizli gizli yapacağım, evet valla da deneysel blog, adeta kendi içinde üçgen şeklinde birbirine takan şarkı sözlerinden bir buket.

Ha bu arada Ajda Pekkan olsaydı, potpori demez medley derdi.  Öyle bir kadın çünkü o. Kendisi tıpkı büyükannem Aysel Gürel gibi bir kova kadını. Bir ara bu kova kadınlarını inceleyeyim ve içlerine beni gerçekten doğuran anacığım ile Candan Erçetin’i de eklemeyi unutmayayım. Çünkü bence onlar aslında gördüğümüz cool kadın değiller. Aşk acısı çekerken, sigaraya yeniden başlayan, gereksiz alışveriş yapanlar bile var aralarında.

Konumuza dönersek, Sezen Aksu ile Aysel Gürel’in ortak çalışması olan bir şarkıdan, neresinin Aysel’e neresinin Sezen Aksu’ya ait olduğunu saptayacak veya varsayacak, ya da diyelim kafadan atacak kadar çok seviyorum bu söz işini.  Çünkü soran gözlerle kapıda bekleyen dargın anı diye bir tasvir olması, kalbimin kapakçığına dokunuyor.  Sözünü sevdiğim şarkılar en sevdiklerime, bağrıma bastıklarıma giriyor. Hatta bir zaman yazmıştım, sevgili Morrissey’in aslında dadaizm’in önde giden temsilcisi sevgili şarkısı “Some girls are bigger than others” aslında saçma sapan sözlere sahiptir.  Gel gör ki, “send me the pillow, the one that you dream on and i’ll send you mine” diye biter.  Biraz yine Bülent Ortaçgil ile Birsen Tezer‘in “bir tek sen duy diye, sen bil diye, sen anla diye” havası vardır onda. Tamam son kelimesi ismimle bitiyor gibi bir havası olduğundan da seviyorum kabul. “Mine” ile başlayan ve “Mine” ile biten şarkıları hep sevdim. Duran Duran‘ın Come Undone’ını ilk dinlediğimde, “Mine” ile başlıyor diye çok heyecanlanmıştım, 15 yaşındaydım sanırım.

Dönelim Morrissey’e,  Rüyalarımı gördüğüm yastığımı sevdiceğime yollasam, bu zihnimin içinden o yastığa akanlardan korkar mı yoksa beni bağrına basar mı bilmiyorum; ama birine yastığını göndermek açık ara duyduğum en romans şey olabilir. Siz yine de yastığınızı yollarken, içindeki Freud‘u süzün de yollayın, oyalı da mendile sarın da yollayın. 

Bu lyrics konusunda işte bir şarkıya bir kez tutulunca, onu kusana ve kusturana kadar dinliyor, sonra böyle bir sözü yazmak neden benim aklıma gelmedi diyorum. Hayır narsistik kişilik bozukluğum filan yok, Morrissey gibi, Aysel Gürel gibi Sezen Aksu  gibi söz yazabileceğim iddiasında da değilim, ama madem sevgili Arctic Monkeys‘in dediği gibi “nights are mainly made to say the words that you can’t say tomorrow day”  bunca yıldır o biriktirdiğimiz gecelerden üç beş kuple çıkarabilirdik belki de.

Ama sonra birisi bana “sen lyrics“sin dedi. Yani meğerse ben, sözleri yazmak için değil anlamak için dünyaya gönderilmiştim.  Abartmıyım tamam, ulvi bir görevim yok, ama içinde “assassin” kelimesi geçen şarkılara bayılıyorum, bence bu da eşsiz bir özellik (aşırı kendi övmek nerden çıktı bilmiyorum).  Bob Dylan’ın Things Have Changed şarkısını en çok sevme sebebim There’s a woman on my lap and she’s drinking champagne, got white skin, got assassin’s eyes”  olabilir.

Ha bu arada geçen şöyle bir şey gördüm: http://filoji.com/psikopatlarin-ve-seri-katillerin-en-cok-hangi-burctan-ciktigi-aciklandi . Yani sarhoş gönlümüzde kırılan kadehlerin neticesinde, sevgili Yengeç ahalisi olarak psikopat ve seri katil burcu seçilmişiz. İngilizce’de en sevdiğim kelimenin assassin olmasını temellendirmek için yaptım bu açıklamayı. Ayağınızı denk alınız.

Bir tek, İngilizce ve Türkçe şarkıların sözlerine karşı sınırlı kalmayan bu obsesif kompulsif bozukluğum, sadece “15 yaşındayım” ve “Fransızca konuşmayı bilmiyorum” demeyi bildiğim Fransızca’ya da sıçradı. (Burdan Dalga Dublaj Takımı “Sonra arabanın arkasına hoparlör takdırdım ve seçim otobüsü gibi ses verebiliyor” çağrışımına sıçramayacağım)  Her neyse, teşekkürler Google Translation, bir hastalık tedavisi gibisin benim için. Yoksa Emmenez Moi hiç anlam kazanmayacaktı, ama yine de ilk dinlediğim anda o sözlerin kesin muhteşem bir şeyler çıkacağını biliyordum. Böyle de bir kadınım.

Tüm burayı sayfalarca şarkı sözüyle, çizgilerin dışına taşırarak boyamak istiyorum, ama playlistimden kopya çekince hangi renkle boyayacağımdan emin olamıyorum. Tam o sırada, 2006 yazında dinleyip, sözleriyle bam telimin akorunu bozan, You Are şarkısı başlıyor. Hazır yaz bitmeden, yapraklarım solmadan ve narlar olmadan şarkıyı herkes dinlesin istiyorum. Çünkü bu da duyup duyabileceğiniz en samimi yakarışlardan biri, hadi iyisiniz.

Her zamanki gibi, listen responsibly:

I want to live with you in your beds of bliss
Want to hide out
In your tenderness

I want the world to be
Made complete on your life I will feed

You are the summer rain
You are what I can’t explain
You are the hurt inside
You are what I cannot hide