90’lı Yılların Kendiliğinden Sürdürülebilirliği vs. Bianca’nın Havuzlu Limuzini

Günümüzün en gündemdeki konusu sürdürülebilirlik ve iklim krizi sanırım…

How dare me?

Yok yok şaka, elbette aylar sonra buraya bir şeyler yazmaya gelip, “artık devir değişti e tabi Mine de değişti” imajıyla kendimi karbon ayak izine gömmeyeceğim.

Dün Twitter’da, “90’lı yıllarda ilkokulda uçlu kalem kullanmanın yasak olması sürdürülebilirlik kılıfına uydurulabilirdi ama aslında dümdüz fakirlik” gibi bir şey yazmıştım. Kendi kendimi travmatik düşüncelere sürüklemeyi başardım o tweet ile.

90’lı yıllarda kendinden sürdürülebilir çocuklar olduğumuzu düşündüm sadece, onu anlatacağım biraz. Bu nerden çıktı söyleyeyim. Devlet ilkokuluna gidenler bilir, “uçlu kalem yasağı” ne demektir.  Uç çabuk kırılıyor ve yazarken çocuk zorlanıyor gibi bir bahanenin arkasında, “uç” aslında kırıldıkça yeniden satın alınması gereken ve pahalıya gelen bir eşya düşüncesi yatardı. Beslenme çantasında muz getirmek de yasaktı gerçi ama o bildiğimiz pahalıydı ve hiçbir kılıfa ihtiyacı yoktu. Her neyse…

Şu aşağıda gördüğünüz minik kutucuğun nasıl bir prestij göstergesi olduğunu, ancak içinizdeki çocuğun ruhu fakirse bilirsiniz. Bundan bir kutu satın alınca, sizden uç isteyenlere vermemek, gözün gibi saklamak ve enayi durumuna düşmemek önemli bir misyondu.

tombo

1997 yılında haftada üç kutu Tombo uca vereceğin parayla, 12’li Faber Castell kurşun kalem alıp, yeşil-kırmızı-mavi renklerinden seçebilirdin.  Ama o kalemler de hep sonunda “Umut Sarıkaya tipi mutsuzluk” tur. Handikapı ayrıdır. Ucunun kalem traşla sipsivri açıldığı ilk anları güzeldir ama ucu tombullaştıkça, yazdığınız her şey birbirine gömçük gömçük olur, na-estetik bir yazı haline gelir. Ayrıca sonra satırlara sığdır sığdırabilirsen. Yazıda her zaman aynı kaliteyi korumanızı sağlayan uçlu kalem ise pahalıya gelmektedir ve özetle “sürdürülebilirlikten” uzaktır. Burada da temel bir sorun vardır, uçlu kalemde Rotring‘e paran yetiyorsa aslında ucun da daha çok gider ama Osman marka plastik renkli uçlu kalem aldıysan, uçlar “çıt çıt”. Burada gerçi bir yumurta tavuk hikayesi var, çünkü Rotring dönemin en prestijli kırtasiye eşyalarından ve net bir biçimde fakir turnusolu.  Bu uçlu kalem konusunun beni bu kadar sarstığını, yazmaya başlayana kadar ben bile bilmiyordum. Travmama sağlık.

90’lı yıllarda kerameti kendiliğinden gariban bir çocukluk geçirenler ve neden gariban olduğuna da bir anlam veremeyenler, böyle Tombo ucunu idareli kullanarak filan sürdürülmeyi sürüne sürüne öğrenmişti sanki.  Bu sürünmeler için bir suçlu arayacaksam,  Turgut Özal ve Tansu Çiller’i seçebilirim ama bu blogtaki yerleri Plastip Show ile limitli. Zira burada 90’lı yılların siyasetini konuşacaksak Ali Kırca ile Siyaset Meydanı tonundan değil, ana haber bülteni akabinde dönemin siyasilerini bir köpeğin kalın bağırsağında yolculuğa çıkaran Plastip Show tonundan konuşabiliriz.  Niyeyse Plastip Show deyince kulaklarımda sadece “Erdal İnönü” sesi yankılanıyor ve oradan açılan solucan deliğinden Olacak O Kadar’a çıkıyorum. Sahi bu insanların pek çoğu müteveffa ve 1990 yılında doğan bir çocuk bu sene 30 yaşına giriyor değil mi? “I was like wow“.

Her neyse, Plastip Show ve “millet jet skinin derdine düşmüş” espirisini bir kenara koyup, sürdürülebilirlik konusuna dönersek, 90’lı yıllar ithal ürünlerin, teknolojik alet ve edavatların bazılarımızın evinin baş köşesinde yerini aldığı yıllardı.  Bazılarımız uzaktan melül melül bakıyorduk.   Ben melüller takımındaydım şaşırmadıysanız.  90’lı yılların başına dönersem, Tombo uç kadar prestij gösteren başka ne vardı diye çocuk odasında 37 ekran televizyon ve VHS video oynatıcı derdim. Alın size sürdürülebilir teknoloji kullanımının en babası.  Sürdürebilirlik bunun neresinde dersek hemen örnek vereyim; 2020 yılında 2 kişi yaşadığımız evimizde, 2 adet devasa boyutta televizyonumuz varken,  1992’de çocuk odasında 37 ekran televizyonu olan üst komşumuzun evine, üç ailenin çocuğu doluşup Çakmaktaşlar veya Hollywood Yaramazları çizgi filmi izliyorduk. 3 aileye bir 37 ekran TV nerden baksan 6 çocuğun çizgi film ihtiyacını karşılıyor. Müthiş bir teknoloji tasarrufu.

6 çocuğun ihtiyacını tek bir kutu kadar televizyon karşılarken, o televizyoyunun başına geçip ağzımızın suyu akarak izlediğimiz Hollywood Yaramazları nam-ı diğer, Beverlyhills Teens ise herhalde günümüzün Instagram fenomenleri ve laykçı kızlarının temellerini atan yapımdı.  Dizideki tontik kızlara çok özenmiyordum da, gerçek bir yaz insanı olduğum için Bianca‘nın havuzlu limuzini için bir parmağımı filan feda ederdim sanırım.  Dünyanın en cool icadıydı.  Düşünsene üstü açık arabada, havuza girerek seyahat ediyorsun, sürekli bir mobil yaz keyfi. Bu arada asla ve kat’a sürdürülebilirlikle alakası olmayan dev bir israf ama bence dünyada tek sürdürülmesi gereken yaşam.

Neyse 90’lı yıllarda biz de sürdürülebilirlik için can atmıyorduk yalan yok, bizimkisi mecburi hizmet gibiydi. Dünyanın en muhteşem icadının da aşağıya hatırlamanız için bir görselini bıraktım.

 

pool scene

90’lı yıllarda “sürdürülebilirlik” kavramından haberdar olsaymışız, dümdüz fakiriz orta halliyiz diye üzülmez, kendimizi aşırı havalı gösterebilirdik.  Ama yine özendiğimi hayat limuzinde havuz partisi olacaktı sanırım. 2020 yılında tüketim çılgınlığından, rüya gibi ve asla sürdürülemeyecek bir yaşam için arabamın arkasında bir havuz istiyorum.  Sürüdürülebilir hale gelmesi için buruş buruş olana kadar oturucam o havuzda söz. 2020 yılına girmişiz, hala bu nasıl üretilmedi, nasıl Youtube’da bir kanalı yok anlamıyorum.

Özleyenler için dizinin intro’su aşağıda, saygıyla anıyoruz: