90’lı yıllar: Olgunlaşma Enstitüsünde Tasarrufi İşlemler ve Nilüfer’in Son Kaseti

90’lara olan derin sevgim ve aidiyet duygumu, burada defalarca dile getirmişliğim malum. Fakat aslında bunca aidiyetin beni sapladığı batağı düşünürsek, 90’ların derin sevgi kadar derin patalojik bir travması da var üzerimde.

Garip bir 10’luk dönem.  Yani mesela, 90’larda çocukluk, aslında olgunlaşma enstitüsünde büyümek gibi.  Ya da bu benim ablamın deyimiyle “hep 55 yaşında gibi” olmamdan da kaynaklanıyor olabilir. Ablam da durduk yere söylemedi bunu da;  bir keresinde kavga ederken ben kendisini biraz olgunluğa davet etmiştim.  Hep olgunlukta olduğumdan, orada bazen sevdiklerimi yanıma çağırıyor, balmumlu ve geridönüşümlü saman kağıdından davetiyetler gönderiyorum.  Davetler ve partiler düzenlemeyi ve etrafıma herkesi toplamayı ne de çok sevdiğim; tüm arkadaşlarımı zaman içinde birbiriyle arkadaş yapıp, bir nevi saadet zinciri kurduğum malum. Bence işte bu hep, 90’lı yılların omzumuza yüklediği yükten gibi. Neyse gerçi ne alakası var.  Allahtan olgunlaşmaya davet ettiğim kişilerin bundan çok hoşlanmadığını 27 yaş civarımda anladım ve o aralarda olgunlaşma kısmından çıkıp, ergenliğe geri döndüm. Hayatta her şeyi zamanında yapmak lazım tabii.

90’ların çocukları nasıl olgunlaştırdığını örneklerle anlatırsam daha açık olacak.  2018 yılında 6 yaşında olan bir çocuk düşünelim. İlkokula başlamış, evinden okula servisle gidiyor.  Muhtemelen, bol aktiviteli ve güvenlikli bir sitede oturuyor.  Bol aktiviteli ve güvenlikli bir site 90’larda en büyük zenginlik göstergelerinden biriydi bunu da paranteze alayım. Otomobile binmek bile sadece belli bir gelir düzeyinin üstüne verilen bir imtiyazdı düşünün; ki orda da Fiat Tempra, Renault Spring gibi otomobillerden bahsediyorum.  Her nasılsa Mazda’ya biniyorsanız, wwoowww bir durum söz konusu. Her neyse konuyu dağıtmayayım. 2018 yılında bu bol ve full aktiviteli, güvenlikli sitede oturan çocuğumuz, cam fanusta büyüyor, hobiden hobiye koşuyor, doğmadan annesi folik asitte yıkanıyor,  bir giydiğini bir daha giymiyor, giydiği giysilerle Instamom annesi sosyal medyada şovvv yapıyor, çocuğa 5 yaşına kadar şeker yedirilmiyor hatta gluten-free filan besleniyor.  Mümkün ve olağan. Bu çocuğumuz, evden okula gitmek için servise biniyorsa, evinin kapısından aşağıdaki kapıya Türki cumhuriyet vatandaşı ablası, apartman kapısından servis koltuguna kadar da servis ablası eşlik ediyor.

Ben 6 yaşındayken, yani sene 1992’de, Balmumcu’daki evimizden -ki Balmumcu yokuşundan Ortaköy’e inmek adeta Uzaktaki Yakın, Yakındaki Uzak” tır -Ortaköy’deki en yakın bakkala yürüyerek iner, inerken en sevdiğim Çitlembik ağacının altında oturur,  bakkalden ekmek alır, paranın üstünü cebime koyar, dönüşte çitlembik ağacını bir kez daha selamlar, eve ekmeği teslim ederdim.  Teslim edene kadar ucundan koparıp yerdim ama o zamanlar bu işin fitratında vardı ekmek ucu yemek.  Şu bahsettiğim macerada Çitlembik ağacını tavaf etme eylemindeki romantizmini, annemin tüm ağaç ve çiçeklerin adını öğrenmemize dair üstün çabasına borçluyum kabul. Ama 6 yaşında biraz genç irisi ve göbekli bir çocuk olduğum için, yorulup da gelip dönerken ağacın altında soluklanıyor da olabilirim. Ha yine Sezar’ın hakkını teslim edelim, anneciğim bu bakkala gitme egzersizimden hiç hoşlanmıyor ve çok tedirgin oluyordu. Biz komşunun kızıyla gidiyorduk genel olarak ve bakkala gidebilmek için yalvar yakar izin alıyorduk. İzni alıyorduk ya ben ona bakarım.

Ha şimdi karşılaştırmaya gelince, günümüzde 6 yaşında bir çocuğun ilkokul servisine, güvenlikli ve full aktiviteli sitesinde evin kapısından “servis ablası” tarafından bindirildiğini ama benim bakkaldan ekmek almaya yuvarlanarak da olsa gittiğimi düşünürsek, 1990’lı yıllarda, 6 yaşında bildiğiniz hukuki muameleye girip, Borçlar Kanunu anlamında bir alım-satım akdinin tarafı oluyormuşum. Nasıl olgulanlaşmayabilir ki insan? Yine çekincemi koyayım, ben çocukken de köşe minderi gibi bir tiptim, yaramazlık yapmaz, TRT-2’de Hikmet Şimşek izlerdim. Fakat Hikmet Şimşek’i anladığımdan değil, kendisini 6 yaşına kadar Allah zannettiğim için hipnotize olmuş gibi izlerdim. Buna yıllar önceki bir blogumda değindiğimden, kendimi tekrar etmek istemem. Fakat rahmetli Hikmet Şimşek’in kendisi de bizatihi bu anlamda olgunlaşmama katkıda bulunmuş olabilir. Nur içinde yatsın.

Neyse 6 yaşında hukuki işlemlere taraf olarak başladığım hayatta, yaşım ilerledikçe bir demans yaşadım ama ortayı ancak tutturdum. Balmumcu’daki o evden aşağı inen yokuşta, sonunda hukuki işlem olduğunu bildiğim ve en sevdiğim alım satım ise, Dereboyu’ndaki kasetçiden “yeni çıkan” kaset almaya gitmekti. Hatırladığım en eski “yeni çıkan kaset” almaya gitme yolculuğu da, Nilüfer’in “Yine Yeni Yeniden” albümüydü. Benim için albümün adı “Şov Yapma” bu arada. 6 yaşında haliyle “Şov Yapma” şarkısını bir nebze daha catchy  buluyor insan. “macunlu sohbetler, nerden çıktı bu süperler”, gibi sözleri var şarkının, “Yeni yeni yeniden” i söylemekten çok daha kolay.

nil

Nilüfer’in “son kaseti çıkmış” duydunuz mu”? haberi geldiğinde, ben “son kaset”i, bir daha hiç kaset çıkarmayacak diye anladığım için, ablamın elinden çekiştirerek koşarak gitmiştim almaya. “Son Kaset” tabirini epey uzun bir süre öyle zannettim, olgunlaşma konusundaki tezim burada biraz sallantıya uğruyor ama bunu başka bir blogta tartışayım ve 1992’ye ışınlanayım, buyrun dinleyin: