90’ların Büyük Çekişmesi: Sony Walk-Man ve Sony Olmayan Walk-Man

Sony olmayan kırmızı Walk-Man’imle, Ortaköy sokaklarında, annemin elinden tutarak, “Beni bırakın beni bırakın beni bırakın bu caddelerde, beni bırakın  yıkılan eski meyhanelerde” diye bağıra bağıra şarkı söylediğimde 7 yaşımı bitiyordum. Sene 1993 ve İlkokul 1’den ilkokul 2’ye geçiyor olsam gerek.

İşte o yıl, okulların kapandığı gün 23 Haziran’dı, ki bu benim doğum günüm oluyor.  Okulun son günü diye Walk-Man götürmemize izin vermişti öğretmen. Ben de sınıfta,  Sony olmayan Walk-Man’imi götürmüş kulaklığımla “yeter ki onursuz olmasın aşk“ı dinliyordum. Allah uzun ömür versin, ilkokul öğretmenim, “aa Walk-Man mi o, ver bakayım ben de dinleyeyim” diyip kulaklığımı almış, o sırada Levent Yüksel “gel penceremi aç yatağıma gel” demiş olacak ki, suratını buruşturup “aaa bu ne biçim şarkı, sen de dinleme bunu” demişti.

Şu üst paragrafta anlattığım her bir satır gerçek yaşam öyküsü, tek bir satırı bile benim hezeyanım değil ve 7 yaşımı HD kalitesinde hatırlayıp, dün gece ne yediğimi unutmuş olmama şaşkınım.

Aslında, yazının başlığında bir mantık hatası var biliyorum.  Ama aslında “Walk-Man” esasen Sony’ye ait tescilli bir marka olarak hayatına başlamış fakat yıllar içinde jenerik isim haline gelmiş ve marka olma özelliğini kaybetmiştir. Neredeyse 3 senedir şu blogda ilk defa mesleki bilgi paylaştığım için ben de şaşkınım. Belki buna bir ara ayrıca değinirim, ama kısaca aydınlatayım. Esasen bir marka olarak hayatına başlayıp, dillere pelesenk olmaya engel olamayan, şöhreti laneti olan bazı sevgili markalar var. Bunlara, ayırt ediciliğini yitirmiş, yaygın ad haline gelmiş marka diyoruz.   Bunlardan en şaşırdıklarım arasında “Heroin” ve “Zipper” başta geliyor. Bildiğimiz haroyin ve fermuar yani. Bir de jenerik kullanılmaya çok müsait olan ve aslında hala marka olarak korunan markalar var.  Yani her kağıt mendile Selpak, her oyun hamuruna Play-Doh, her granül kahveye Nescafé demek gibi. Ama no, dostum, esasen bu ikinci saydıklarım, anlı şanlı, müseccel markalar. Hatta “Google” etmek bile buna örnek gösterilebilir.   Benim de mesleki deformasyonum epey pismiş, markalardan konuşmaya başlayınca susamadım. Hemen konuma geri dönüyorum.

Her neyse, konumuz tescilli markaların genericized olması değil; konumuz 90’lı yılların fenomen teknolojisi “Walk-Man”.  Walk-Man’in jenerik bir isim haline gelmesine şaşmamalı; çünkü o yıllarda Sony hayatımıza öyle bir cihaz soktu ki; pilli radyoları omzunda taşıyan Almancı görüntüsünden kurtulup, kulaklığını kulağına takıp, kasetini beline tutuşturan, cool çocuklar haline geldik. Bir nevi hipsterlığın temelleri atıldı ve bizler için de Avrupa’nın kapıları Türklere açıldı . Pop müzik zaten almış yürümüş. Hayır Michael Jackson, Madonna demeyeceğim. Benim olayım Türkçe pop, o yıllarda Türkçe pop için ruhumu satardım o derece.

Neyseciğime, 90’lar başlamış, Sezen Aksu’nun hayatına Onno Tunç girmiş, Sezen’in ne kadar vokalisti varsa pıtrak gibi “kaset” çıkarmaya başlamış, Aşkın Nur Yengi şişeler üflüyor filan o günler. Gözünüzde canlandıysa, daha ergenlik yaşlarındaki gençler Levi’s 501 giyiyor, içine beyaz tişört sokuyor.  Oya Küçümen, Oya-Bora ile ünlü olmasının yanında, Show TV’de “Pop 10” yarışmasını sunuyor. Hepimiz “poponu izledin mi” diye ulama yapıp, küçük müstehcen şakalarla neşemizi buluyoruz. Öyleli yıllar. Tabi bu sürecin başlangıcında ben daha ancak okuma yazma öğreniyor, abaküsle sayı sayıyorum diyelim.

oküç

Neyse bu Walk-Man dediğimiz şeytan icadı tabi ki bizim eve de girmek zorundaydı. Çünkü üst komşunun kızı bir adet satın almış, tam o sırada Levent Yüksel’in Med Cezir albümü çıkmış, balkonda bir o yana bir tur atarak Walk-Man’inden dinliyor. Esasen hepimizin oturma odasında, Maslak’ta bir plaza uzunluğunda müzik setleri de olan yıllar. Daha Levent Yüksel kim onu bile bilmiyoruz ama, kendisinden bi süre önce Yonca Evcimik, Harun Kolçak ve Sertab Erener patladığına göre mutlaka iyi bir şey olmalı ve dinlemezsek zona çıkarıcaz. Ayrıca mutlaka Walk-Man ile dinlemeliyiz.  Bu da yetmezmiş gibi, komşu kızları “”Levent Yüksel” çıkmış gördünüz mü çok yakışıklı” diyor. Oysa Levent Yüksel, 90’ların hiçbir anlık diliminde yakışıklılığı ile bile yer almadı, öyle bir dezenformasyon var ortalıkta.  Gelin görün ki, Levent Yüksel’in kasetini tek başına almak yetmiyor, bu yarışta kazanmak için Walk-Man gerek! Sony’nin kendi kendine B yüzünü çeviren Walk-Man’ine vereceğiniz parayla, Ümraniye’de arsa alınıyor. Öyle de pahalı.

Related image
Komşudaki şuna benzer bir şeydi.

İşte burda çocukluğumun büyük travması baş gösteriyor. Levent Yüksel’in Med-Cezir albümünü alıyor ve fakat Walk-Man’in bir Sony markası olduğundan habersiz, kırmızı renkte Sony olmayan bir Walk-Man alıyoruz annemlerle.  Markası Osman filansa buna bile şaşırmam, öyle uyduruk bir şey. Kırmızı ve mütevazi, uzaylı kasetçalarım, bırakın kendi kendine yüz çevirmeyi, üçüncü şarkıya kadar pili yeterse “kendini şanslı hissediyorsun”.  O yıllarda teknoloji sanırım Eminönü’ndeki Selanik Pasajı’ndan temin ediliyor, nerden satın aldık o Osman marka Walk-Man’i asla hatırlamıyorum.

Osman Mosman ama beni Med Cezir ile kavuşturuyor. Harcadığı pillerle, dünyanın ömrüne verdiğim zarardan dolayı üzgünüm; ama hayattaki çok az an’ımı 1993’te, annemin elinde tutup yolda yürürken şunu dinlediğim andaki kadar mutlu hatırlıyorum.

RIP Osman, “oysa ben seni seni seni seni hala seviyorum“, kalbimdesin.